Random Posts

Pazartesi, Temmuz 18, 2005

UÇAN ÜNİVERSİTE'DEN

Adım adım sivil topluma doğru
Ümit Şimşek


EĞİTİM CEPHESİNDEKİ gelişmeler hızını almış giderken, Polonya, iki ayrı cephede daha tarihî bir süreçten geçiyordu: işçiler ve Kilise. Uçan Üniversitenin faaliyete geçtiği yıl, bu iki cephede de önemli gelişmeler cereyan etti:

Ünlü Dayanışma’nın çekirdeğini teşkil eden oluşumlar resmen başladı. Aynı yıl içinde, John Paul II Papa seçildi. Yeni Papa, Nazi işgali yıllarında Polonya’da yeraltı seminerlerinin devamlılarından Karol Wojtyla’nın tâ kendisiydi.

İşçiler ve Kilise ile aydınlar arasında daha önce ciddî bir birlikten söz etmek nadiren mümkün olabiliyordu. Meselâ 1968 yılında öğrenciler ifade özgürlüğü isterken, ekmek derdindeki işçiler için bu istekler bir anlam ifade etmiyordu. Buna karşılık, 1970-71 yıllarında grevlerde işçilerin öne sürdükleri ekonomik nitelikli istekler de öğrenci ve aydınların gündeminde ilk sırayı işgal eden maddeler değildi. Yalnız, Kilise, her iki kesimin isteklerinin arkasında yer alıyor, ama o da gösterileri fiilen desteklemekten kaçınıyordu.

Bu defa ise, her üç kesim arasında ciddî bir işbirliği ve dayanışma zemini vardı. Öğretim üyeleri, gazeteciler, yazarlar, hukukçular, ekonomistler, işçilerin isteklerini destekleyen açıklamalar yapıyorlar, onların eylemleri içinde yer alıyorlar, onlar adına görüşmelere katılıyorlar ve bu arada işçi hareketinin sağlam teorik temellere oturtulmasına katkıda bulunuyorlardı. Kilise de direnişteki işçilerin ailelerine yardım amacıyla bir destek sistemi kurmuştu; ayrıca işçilere moral yardım sağlıyor ve eğitim veriyordu. Bu arada Dayanışma’nın üye sayısı 10 milyona dayandı; bu, toplam Polonya nüfusunun dörtte birine tekabül eden bir rakamdı. O sıralarda Papanın anavatanı Polonya’ya yaptığı anlamlı ziyaret de (1979) milyonlarca kişiyi meydanlarda topluyor ve özgürlük hareketine bir ivme kazandırıyor; devlet ise, kitlelerin kendi kontrolundan çoktan çıkmış olduğunu artık net bir şekilde görebiliyordu. Katolik Kilisesi, zaten öteden beri Polonya toplumunda çok derinlere kök salmış güçlü bir kuruluştu; bu yüzden komünist rejim ona dokunamamıştı. Yoksa, Rusya’nın kendisinde Rus Ortodoks Kilisesi bile Sovyet gizli polisi KGB’nin nüfuzu altındaydı; Polonya halkının Kiliseye olan bağlılığı ise bu ülkede böyle bir durumun tekrarlanmasına imkân bırakmamıştı.

Her üç kesim arasındaki dayanışmaya asıl gücünü kazandıran şey ise, onların, şiddetten kaçınma konusundaki kararlılıklarıydı. Polonya’daki özgürlük hareketlerinin geçmişinde her türlü yöntem vardı. Ve şimdi, Polonyalı işçiler de, aydınlar da, herşeyi yerli yerine oturtacak ve geçmişten neyin ne zaman alınması gerektiğini doğru bir şekilde belirlemelerini sağlayacak bir birikime sahiptiler. Aynı Polonya halkı, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazilere karşı bir Yurt Ordusu örgütlemişti. Ancak, “Yurt Ordusu bir ordu idi; biz ise ordu değiliz” diyordu Dayanışma’nın faal üyelerinden Bogdan Lis. “Şiddet, Dayanışma’nın sonu olur. Bizim görevimiz, bu direnişin terörizme sapmasını önlemektir.”

Hükûmetin muhaliflerde en ziyade görmeyi arzuladığı şeyin şiddet olduğundan kimsenin kuşkusu yoktu; bunu aydınlar da, işçiler de iyi biliyorlardı. Uçan Üniversite öğretim üyelerinden ve muhalefet hareketinin öncülerinden ünlü edebiyatçı Adam Michnik, “Mevcut hapishanelere baskınlar düzenlemekle, farkında olmadan yenilerini inşa etmiş oluruz” diyordu. Jacek Kuron da kuvvet kullanma eğilimlerine karşı uyarılarda bulunuyor ve şiddetin, velev iktidar değiştirse bile hiçbir zaman özgürlük getirmeyeceğine dikkat çekiyordu.

Buna benzer söylemlerin teorik zeminlerde dile getirilmesi kolay görünse de, yıllarca süren ve kitleleri içine alan bir mücadelede böyle bir ilkeyi savunmanın ve uygulamanın zorluğu üzerinde ne kadar söz söylense abartı sayılmamalıdır. Çünkü müsbet hareketin getireceği sonucu önceden görebilmek basiret ister; bu sonucu beklemek de sabır ister. Öfkeyi ise, hele mağdur ve mazlum kitlelerde tahrik etmek pek kolaydır. Masum bir gösteriyle hakkını arayan işçilerden 45 tanesinin polis ateşiyle öldürülmesi (14 Aralık 1970), 2500 işçinin tutuklanarak tamamının feci şekilde dövülmesi (1976), Uçan Üniversite öğretim üyelerinin sık sık tutuklama ve işkencelere maruz kalması ve bunlara benzer olayların yıllar boyunca sürüp gitmesi, bir yönüyle halkı sindirmek, bir yönüyle de öfkelendirerek şiddete yöneltmek amacı taşıyan bir politikaydı. Eğer bu politika herhangi bir noktada hedefine ulaşacak olsaydı, herhalde, Polonya, komünizmin temellerinden göçmeye başladığı ülke olamayacak; belki de Sovyet diktatörlüğüne karşı verilen bir mücadele, daha uzun yıllar boyunca sürünüp gidecekti.

Diktatörlerin, istibdatlarını devam ettirmek için halkın yardımına muhtaç olduklarını bilenler arasında en ünlüsü, Gandi’dir (1869-1948). Yirminci yüzyılın pek çok özgürlük mücadelesine ilham veren Gandi, “Yönetilenlerin yardımı olmazsa, İngilizler Hindistan’ı yönetemez” inancındaydı. Gandi’nin bu inançtan hareketle geliştirdiği ve Hindu dilinde “gerçek” ile “sımsıkı sarılmak” anlamındaki iki sözcükten oluşan “satyagraha” adlı hareketi, şiddetten uzak bir direniş modeli teşkil ediyordu. Hattâ, Gandi’nin ifadesiyle, bu, “bir direniş modeli” değil, “yegâne direniş modeli” ve “elektrikten daha pozitif, esir maddesinden daha etkili bir güç” idi.

Gandi’nin âdetâ bir bilim halinde geliştirdiği bu model, yirminci yüzyılın birçok önemli isimlerini de etkiledi. Martin Luther King (1929-1968), Hindistan’a gelerek Gandi’nin yöntemleri üzerinde çalıştı. Polonya’da Dayanışma hareketinin liderlerinden Zbignieg Bujak, “Gandi’yi de, Martin Luther King’i de okumuş ve onların yöntemini benimsemiştik” diyordu.

Demirperde gerisindeki muhalefetin ünlü isimlerinden, Çekoslovakyalı yazar—ve komünizm sonrasında devlet başkanı—Vaclav Havel de, Gandi’nin kullandığı kelimelere benzer kelimeleri kullanarak, “gerçekle yaşamak” şeklinde bir kavram geliştirdi. Havel, bu formülü ile, kişilerin, “sanki bir baskı rejimi hiç mevcut değilmişçesine” günlük hayatlarına devam etmesini savunuyordu. Bu formül, başta Polonya olmak üzere, Demirperde gerisi ülkelerde, 80’li yıllarda geniş çapta tutundu ve etkisini de gösterdi. Anne Applebaum adında Batılı bir gazeteci, bu ilkenin uygulanışına dair bir gözlemini, yıllar sonra şu şekilde anlatacaktı:

Polonya’ya 1987’de ilk defa gittiğimde, arkadaşlarımın evinde kaldım. Yasaya göre, özel bir evde kaldığımı polise bildirmem gerekiyordu. “Biz bunu yapmayız,” dedi arkadaşlarım. “Polisin, bizimle kimlerin kaldığını bilme hakkının bulunduğuna inanmıyoruz.” Bunun üzerine, ben polise kaydımı yaptırmadım. Benimle beraber binlerce kişi de aynı şekilde davrandığı için, yasa, zamanla uygulanamaz hale geldi.
Bugün dünyanın “sivil itaatsizlik” olarak bildiği ve demokrasi ve insan hakları muhtevası içinde vazgeçilmez bir yeri bulunan bir kavram, böylece, dünyanın en şiddetli diktatörlüklerinden biri içinde, insanlara yaşanabilir alanlar açmaya başladı. Başlarında müstebit bir rejim yokmuşçasına davranan insanlar, dış dünyadaki sahte kurum ve kavramların, küçük ama gerçek modellerini kendi dünyalarında inşa ettiler. Uçan üniversiteler kurdular, basım ve yayınevleri açtılar, sergiler düzenlediler, konserler verdiler, seminerler organize ettiler, dernekler örgütlediler. Sonunda bu küçük dünyalar büyüdü. Onlar büyüdükçe dışındakiler küçüldü. Nihayet, sivil toplum, Charles F. Bahmueller’in deyimiyle, “devlet kontrolunun etrafına bir koza örerek” onu bütünüyle soyutladı ve toplumun dışına attı. Gerçi bilim adamlarının, sanatçıların, din adamlarının mücadelesi siyasal bir mücadele değildi. Ama ister bilim, ister sanat, isterse din olsun, herşeyi devlet kendi siyaset alanında gördüğünden, bu alanlarda yapılan herşey, hattâ bir apartman dairesindeki matematik tartışması bile, sonuç itibarıyla rejim karşıtı bir nitelik kazanıyor ve, kaçınılmaz bir şekilde, böyle bir zıtlaşmada mağlûbiyet daima devletin kısmetine düşüyordu. Dayanışma saflarındaki mücadelesi nedeniyle tutuklanan Polonyalı tarihçi Bronislaw Gemerek, bu durumu, koca bir makineyi bozan bir kurum tanesiyle açıklıyor:

Moral direniş, politik ve askerî güce dayanan sistemler karşısında ümitsiz görünüşüne rağmen, büyük ama hassas bir makinenin dişleri arasına kaçmış bir kum tanesi gibi iş görür. Siyasetten açık bir biçimde kaçınan ve eğitim üzerinde, bilgi ve düşünce alışverişi ile belirli grupların temel hakları üzerinde yoğunlaşan bir sivil toplum düşüncesinde bile, totaliterlik karşıtı muazzam bir potansiyel mevcuttur.

Sivil toplumun çekirdekleri, başlangıçta hiç de büyük değildi. Ama onlar birer yoğunlaşma çekirdeğiydi—tıpkı atmosferde bulut damlacıklarını etraflarına toplayarak dağ gibi bulutlara dönüşen yoğunlaşma çekirdekleri gibi. Vaclav Havel, böyle bir işlevi bizzat yerine getirmiş bir aydın olarak, bir gözlemini, yazılarından birinde şöyle dile getiriyordu:

Şurası gittikçe aşikâr hale geliyor: Görünürde güçsüz, ama hak sözü haykırma cesaretini kendisinde bulan ve bütün kişiliği ve bütün hayatıyla sözünün arkasında durarak bunun için yüksek bir fiyat ödemeye hazır olan tek bir kişi, adı sanı bilinmeyen binlerce seçmene oranla, şaşılacak derecede daha fazla bir güce sahiptir.
Bu satırlarda tanımlanan sıradan insanlarda saklı bu muazzam gücün nelere kadir olduğunu gösteren pek çok olay, Polonya’da peş peşe yaşandı.

Önce Çarlık Rusyası ile Prusya gelip geçti bu sahneden. Her ikisi de yeryüzünde Polonya’dan bir iz bırakmamaya azimliydi. Fakat izleriyle beraber kaybolanlar kendileri oldu.
Sonra Naziler geldi. Onlar, 1975 yılına kadar Polonya ırkını tamamen ortadan kaldıracaklarını hesaplıyorlardı; kendi ömürleri beş seneyi geçemedi.

Arkasından, Sovyetler Birliği aynı şeyi denemeye kalktı. Koca imparatorluk bütün gücüyle Polonya’nın üzerine çullandığında, ülkenin meşhur üniversitesi yine yeraltında uçuşa geçmiş, mütevazı insanlar yine kitaplarına ve kalemlerine sarılmıştı. Yine evden eve sınıflar dolaştı, öğretmenlerle öğrenciler gizli gizli buluştu, gecenin karanlıklarında ve gözden uzak yerlerde bilim ve sanat konuşuldu. Çok geçmeden, dev imparatorluk kâğıttan bir kale gibi yıkılıverdi. İlk çatırtılar, her yerden önce, Uçan Üniversitenin ülkesinden duyulmaya başlamıştı.

Bugün dönüp de geriye bakanlar, Polonyalıların iki asır boyunca büyük bir basiretle büyük işler başardığını görmekte zorlanmıyorlar. Fakat olayların içindeyken böyle bir basireti—üstelik toplum çapında—gösterebilmenin kolay bir iş olduğunu kimse iddia edemez. Zira Polonyalılar işgal gibi, yok edilme gibi büyük felâketlerle karşı karşıyaydılar ve “küçük işlerle” uğraşarak büyük bir işi başarmaya ve bu felâketleri yenmeye çalışıyorlardı. Bunlar alfabeyi sökmek, satır satır fizik öğrenmek, şiir okumak, beste yapmak, bir tabloyu incelemek, bir bilim veya sanat dalının inceliklerini kapmak veya bütün bunları sıradan birkaç insana öğretebilmek için yıllar boyunca hayatını tehlikeye atarak—bazan da feda ederek—tavan aralarında, bodrum köşelerinde dirsek çürütmek gibi işlerdi. Fakat bu küçük işler etrafında toplanan küçük topluluklar, bazan bir ilkokul sınıfı, bazan bir müzik grubu, bazan bir edebiyat topluluğu halinde yeraltında dolaşırken, bağımsız bir toplum hayatının temel direklerini Polonya topraklarının derinliklerine kadar çakıyorlardı. Bu topluluklara katılanlardan herbiri, bir yandan kimya formülleri ezberlerken, bir yandan da, kişiliğini ve özgürlüğünü totaliter rejimlere ve sömürgeciliğe karşı koruyacak bir aşıyı genlerine işliyordu.


(Yazarın, Zafer Yayınları arasında yeni baskısı çıkan Uçan Üniversite adlı kitabından alınmıştır. Kitap ilgi ilgili bilgi aşağıda yer almaktadır.)


Share:

0 yorum:

Header Ads

BTemplates.com

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bu Blogda Ara

Recent in Sports

Home Ads

Facebook

Comments

Ads

Popular